"Hayranlığı o dereceye vardı ki; yere düştü ve kendinden geçti." -Fuzuli (Leyla ile Mecnun) |
|
||||||||||
|
Evet öyleydi, kesinlikle öyleydi, benim adım “gelin” değil “giden”di. Onlar için “gelen”dim belki, sevinçtim, mutluluktum; ama annem, babam, kardeşlerim için, ailem için “giden”dim ben, hüzündüm, ayrılıktım, bazen yürekte sessizce akan bazense dışarı taşan, gözden sel olup akan gözyaşıydım. Üç beş parça altın bilezik, bir “beşibiryerde”, boynuzları kırmızı kurdeleli 55 kiloluk orta kıyım bir koçla onların ve “biricik” oğullarının olmuyordum, olamazdım ben. Tam da bunları düşünürken, davulla zurnanın damat tarafını coşturdukça coşturan, herşeyim annemi sarsıla sarsıla ağlatan, zaten gergin olan beniyse daha da gerip çileden çıkaran sesleri duyulmaya başladı. Davul tokmağının herbir vuruşuyla birlikte, 18 yılımı geçirdiğim, her köşesini anılarımla, düşüncelerimle, gülüşlerimle, hüzünlerimle doldurduğum evimden ayrılma vakti daha da yaklaşmaktaydı. Çalgıların seslerini duyan babam o anlamsız kırmızı kurdele parçasını aldı-o da kurdelenin anlamsızlığı konusunda benimle hemfikir miydi bilinmez-ve benden önce evlenen iki ablama da yaptığı gibi kurdeleyi belime bağladı, davulla zurnanın iç gıcıklayan düetleri onu da germiş olacak ki bağlarken elleri titredi; yüzüme bakmaktan özellikle sakındığı için pek iyi göremedim ama sanki gözleri dolmuştu, sanki gözyaşları bir yolunu bulabilse gözlerinden kurtulup yanaklarından aşağı süzülüverecekti. Kırmızı kurdelenin belime bağlanmasıyla birlikte artık tüm hazırlıklarım tamamlanmıştı, pek keyfim ve hevesim yoktu ama yine de aşağıya nasıl göründüğüme şöyle bir bakmadan inmem doğru değildi; aynanın karşısına geçtim ve kendimi inceledim; evet herşey tamamdı, saçımdaki tellere belimdeki kırmızı kurdele de eklenince erkek tarafıyla birlikte aileme hediye olarak gelen o kırmızı kurdeleli koça iyice bir benzemiştim. Bu korkunç benzerlik karşısında kendimi daha da kötü hissettim, kurbanlık bir koyun gibi süslenmemi gerektiren o sorgusuz sualsiz kabul edilen anlamsız “gelenek”lere içimden bir kez daha isyan ettim, bir an belimdeki kurdeleyi ve saçımdaki telleri çıkarıp paramparça etmek, saçımı darmadağın edip bu alay ve düğün merasimini mahvetmek istedim; ama kendimi o kadar çaresiz hissettim ki... Kana kana ağlayamazdım bile, için için ağlamaktan başka yapabileceğim hiç ama hiçbir şey yoktu, gerçekten yoktu. Kafamdaki karışık düşünceleri bir kenara itip kendimi olayların akışına bırakabilmek için çok çaba sarfettim ama çabalarım sonuçsuz kaldı ve beynimdeki isyankar düşünceler kimse farkında olmadan beni ve ruhumu kemirmeyi sürdürdü. Annem ve kardeşlerimle sanki bir daha evime hiç dönemeyecekmişim gibi vedalaşıp, babamın kolunda evden ayrıldım. Damat tarafının sabırsız gözleriyle karşılaşınca gerginliğim doruk noktaya ulaştı; telaştan ne yaptığımı, nereye bastığımı bilemez olmuştum, bir an gelinliğimin yerleri süpüren o gereksiz eteklerine takılıp öyle bir tökezledim ki babamın kolunda olmasaydım düşmemem işten bile değildi. Onca insanın karşısında düşmenin eşiğinden dönmem “kayınebeveyn”lerim tarafından biricik oğullarıyla evleniyor olduğum için duyduğum kutsal heyecana verildi ve büyük bir olgunlukla karşılandı. Tellerim ve kırmızı kurdelemle zaten tam bir kurbanlık görüntüsündeydim, üstüne bir de seyirlikmişim gibi beni seyreden insanların kafalarından geçen saçma sapan düşünceleri yüzlerindeki manasız gülümsemelerde yakalayınca hissettiğim tiksintinin etkisiyle, babamın kolundan sıyrılıp alıp başımı kaçmak, çılgınlar gibi koşarak o itici ortamdan uzaklaşmak, arkama bir kez bile dönüp bakmadan gidebildiğim en uzak yere kadar hiç durmadan koşmak, koşmak, koşmak istedim. Meydana inince kocam-henüz nikahımız kıyılmamıştı ama kendisi kocam olduğunu ve üzerimde birçok egemenlik hakkı bulunduğunu şimdiden hissediyor olmalı ki sahip olma duygusunun verdiği garip heyecanını gizleyemiyor ya da gizleme gereği bile duymuyordu- bize doğru seyirtti ve beni canım babamın kolundan kendince yumuşak olduğunu düşündüğü bir biçimde alıp kendi babasına ve annesine doğru götürmeye başladı. İçimdeki isyankar ses artık bir çığlık halini almıştı, sıyrıl şu adamın kolundan koş annenin sıcacık kollarına ve istemiyorum de, daha size doyamadım de, bu pişkin gülüşlü insanların arasında yaşayamam ben de diyor; ancak ne yazık ki beynimde oluşan bu düşünceler ellerim, kollarım ve bacaklarımda herhangi bir hareket, dudaklarımdaysa anlamlı veya anlamsız sözcük öbeklerine dönüşemiyor ve bedenim daha şimdiden şiddetle tiksindiğim kocamın beni götürdüğü yöndeki yürüyüşünü uysal bir biçimde sürdürüyordu. Bir süre yürüdükten sonra durduk, kayınebeveynlerim bize doğru seyirttiler; davul gürlemesini, zurnaysa tiz çığlığını daha da arttırdı. Koşmak, kaçmak, hayatın akışında savrulmak isterken ve beynim bu düşüncelerle adam akıllı meşgulken kayınvalidemin bana dönük sırıtmakta olan yüzünü doğru düzgün seçemiyordum bile. Kaçıp gitmek isteyen bacaklarım içimdeki çığlıklara birkez daha esir düştü, davulun ritmik gürleyişlerine ayak uydurmaya çalışarak oynamaya başladım, görünüşte herşey olması gerektiği biçimde işlemekte, bir tek iç sesim isyanını sürdürmekte ve herşeyi mahvetmem için dur durak bilmeksizin diretmekteydi. Ne kadar zaman geçtiğinin farkında değilim, aniden ortalığa garip bir sessizlik hakim oldu, susan sadece davulla zurna değil, herşeydi, sadece insanlar değildi susan, tüm doğaydı; kediler, köpekler oldukları yerlerde kalakalmış, kuşlar, horozlar dillerini yutmuşcasına sessizlikte boğulmuşlardı, rüzgar yapraklar hışırdamasın diye esmeyi kesmişti sanki; bir an ama sadece bir an tüm doğa donup kalmış bir film karesini andırmaktaydı ki kulaklarımda YETERRR!!! diye yeri göğü inleten çığlığım yankılandı, davulla zurnaya, annemle babama tüm damat tarafına ve hatta rüzgara ve hatta hayatın ta kendisine ve herşeyine meydan okuyan anladım ki çaresizliğinin sarmalından kendini kurtarmaya çalışan ve sonunda bir çıkış yolu bulmayı başaran bu yanık, bu içler acısı, bu yürek yarası çığlığımdı. Hayata ve herkese ve herşeye dur emrini vermiştim sonunda ve hayatı ve herkesi ve herşeyi durdurmayı başarmıştım bir anda; ancak ben daha fazla duramazdım. Son bir kez bir anlığına da olsa annemle babama baktım ve arkamı dönüp vargücümle koşmaya başladım, rüzgar arkamdaydı ve benden yanaydı, doğa yeniden hareketlenmiş beni alkışlamaktaydı, davulla zurna bile daha hızlı koşmam ve tüm iğrençliklerden daha çabuk uzaklaşmam adına ritim tutmamak için zor dayanıyorlardı. Nereye gittiğimi, ne yapacağımı, ne zaman duracağımı, durunca ne olacağımı düşünmeden koştum, koştum, koştum... Tüm kötülüklerden ve kötülerden, hayatın beni alt etmeye çalışan yüzünden, değerimi düşüren adetlerden, bana ve tüm kadınlara mutluluğu çok gören geleneklerden kaçtım, kaçtım, kaçtım... Arkama birkez olsun dönüp bakma gereği görmeden, geride bıraktığım hiç kimse için üzülmeden, neyin iyi neyin kötü olacağını çok da düşünmeden gittim, gittim, gittim... SERAY ANIL
İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.
|
|
| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık | Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi | |
Book Cover Zone
Premade Book Covers
İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim
Yapım, 2024 | © SERAY ANIL, 2024
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır. Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz. |