sanki delinmiş dibi koskoca bir kavanozun
mavi bir kristaldi daha bu sabah bu göküzü
gülümsüyorduk karşıdan karşıya
açıp kıvrımlarını kızıl tomurcuk bir karanfil
dövdükçe canevini billur damlalar
nasıl da duruyor şimdi öyle dimdik
o duruş ki
öğretiyor yaşamanın hıncını ha bire
kan renginde, iyot tadında
bundandır iste
karanfillere sevgi sevgi yağışım
ölümler sıyırdık canımızdan
hücre hücre parçalandı tende can
halka halka kırdık ellerimizle ürettiğimiz
alınterimizden suyunu verdiğimiz demirleri
sorgular, sorgular
ve yargılar
sanki ingizisyondular
ve duvarlar
o duvarlarda hep gülümsedi kopmamış tufanlar
böyle mi ölünür bu asırda
deşince karanlığın karnını
sanki eski çağlardan gelmiş gibi
böyle mi düşer vaha çöle
bulut bulut sağanaklar
sonra “dayan ha” deyip sarılmak kitaplara
ve büküp boynunu urgan ucunda
sessiz bir çığlığa dönüşmek karanfil alında
ve döllenişi toprağın
yarıp kabuğunu tohumun
filizlenmek nehirlere değin
durup dinlenmeden devinip değişmek
serpilip gelişmek şimşek sıcağında boylanarak
ve madde olmak üreten ellerde
kozadan ipek
ipekten şal
tarlada kar pamuk
pamuktan al fistan
başaklanmak, tanelenmek
çoğalmak, çoğalmak, çoğalmak...
ve çelik
kelepçe
kelepçede çelikten yürek
ve su vermek çeliğe
yeni sağanaklarında baharın
hep böyle mi dönerdi bu kainat
bu devran
bu dem be dem
baş koymak damardaki yaşamak ağrısına
bu sabah göğe gülümsüyordu
denizin ötesinde
karşı yakada karanfil
döve döve taş eritiyordu sabrında
bükülüyor şimdi kızıl boynu
kopacak biraz daha yağarsa
biraz daha yağarsa gebe kalacak ölüm
kasıkları sancıyarak çığlık çığlığa
yeni bir yaşam doğuracak
böyle devinip duracak sonsuza kadar
sonsuza kadar sürecek
yaşam ile ölüm arasında farkedilen
karanfil...
] ] ]